Hani derler ya “göz açıp kapayıncaya kadar geçti” aynen öyle bitiyor üniversite hayatım. Daha dün gibi aklımda ÖSS’den önce sitede gece rahat uyumak için yürürken bir komşumuzun bahçesinde sakinleşmeye çalıştığım. Beni yanlarına çağırıp aslında korkulacak birşey olmadığını, sınavda bana güvendiklerini zaten bunu başaracağımı anlatırken onlar, ben ise tamamiyle sınav stresinin etkisi altında sadece dediklerini duyuyor ama ikna olamıyordum. Sınava girip çıkmıştım ve hayatımın belki günlerle kısa ama psikolojik olarak hiç geçmeyecek gibi gelen 2-3 haftalık sürece girmiştim. Her anım her dakikam sadece acaba sonucum nasıl gelecek diye bekleyerek geçmişti. Sonrasında sınav sonucu ardından tercihler daha sonrasında ise istediğim bölüme yerleşebilecek miyim? endişeleri sardı. Derken yerleştirme sonuçları açıklandı ve evet istediğim bölüme girebilmiştim, yerleşebilmiştim, yani artık üniversiteliydim.
Hep daha sonraları sorgular ya insan, hep ilerisini bekleyerek geçirir ya zamanını, işte aynen öyle acaba sınıfım nasıl olacak, hocalar nasıl olacak bekleyişi sardı. Ama o kadar huzurlu bir yaz geçirmiştim ki bu sorgulamaların ötesinde. Kapağı bir kere üniversiteye atmıştım. Bundan sonrası mutlaka çorap söküğü gibi gelecekti diye düşünüyordum en başlarda. Tabii bir heyecan var, o kadar yüceltilmiş ki gözümüzde üniversite öğrencisi olmak sanki çok yüksek bir mertebeye erişiyorsun, üniversiteye girdin mi tamam” mantalitesi o kadar işlenmiş ki sanki o süreç benim etrafımda bana rağmen kendiliğinden gelişecek. İnsan ilk aylarında bunu düşünemiyor tabii ne zorlukların seni beklediğinin çok farkında olamıyorsun. O kadar strese rağmen diğer lise seviyelerine göre çok daha hafif geçen lise son derslerinden sonra sanki üniversite de her dakika şamata, makara ve muhabbetle geçecek, sürekli gezeceğini, herkesin seni eskisinden çok daha iyi dinleyeceğini, dediklerine önem vereceğini sanıyorsun. Ama o öyle olmuyor işte…
Niye öyle olmuyor diye sorarsanız; tüm sorumluluk yani hayatınızın dizginleri bir anda elinize tutuşturuluyor hadi git bakalım deniyor. Hayatında ata binmediysen bir kere bile denemediysen nasıl kontrol edebilirsin ki o dizginleri? İmkansız… O kadar çok emek veriyorsun ki üniversiteye girmek için sanki girdiğin an diploma alacak hissi uyanıyor her aday öğrenci tarafından…
İlk sene bizim üniversitenin sisteminden dolayı çok birşey anlamadım aslında. Yine bir lise düzeni vardı. 20 kişilik sınıflarda başımızda sınıf hocası misali doçentle birlikte yeri geliyor gülüyoruz, yeri geliyor muhabbet ediyoruz. Dediğim gibi ilk senede çok birşey anlamıyoruz çünkü ne final ne midterm var sadece paper’lar yazıp gidiyoruz derslere…
Ben ne zamanki ikinci sınıfa başladım o zaman anladım anyayı konyayı… Her hocanın farklı eğitim modeli, hepsinin farklı talepleri, okumalar, midtermler, finaller derken kafanız allak bullak oluyor. O sene dağıldım sanki her yanımdan taşlar üstüme üstüme geliyordu ve ben onlara karşı kendimi savunamıyordum. Eskisi kadar kolay değildi dersler ve sanki öğretilen şeyler için kendimi küçükmüş gibi hissediyordum. O hep büyüklerin konuştukları konuları şimdi benden derste tartışmamı bekliyorlardı. Hep susturulmuştuk oysa ki muhabbetlerde, birşey bilmeyiz diye. Şimdi nasıl olur da ben söz alıp fikrimi söyleyebilirdim. Okulda da, evde de kısıtlanmıştık oysa ki kimse dinlememişti, ama şimdi karşımızda bir adam bizden onlar hakkında konuşmamızı istiyordu. Tuhaf bir duyguydu açıkçası… O yüzden uzun bir süre adaptasyon sorunu yaşadım. Bir yandan da hep hayalini kurduğum moda veya gastronomi neden okumadığım sorusu aklımı sürekli çeliyordu. “Sadece bir yere ilgim yoktu ki. Ben hangisini seçsem diğerinde aklım kalacaktı zaten” diye kendimi avutuyordum. Aslında belki de kendimi ispatlamak için seçmiştim bu bölümü işte onu hiç bilemiyorum, neden o bölümü bitirdim inanın hiç bilemiyorum… Mezun oluyorm muyum? Oluyorum ama zaman kaybı değil mi bu? Daha iyi yapabileceğin birşeyi yapmak varken aslında hiç uğraşmayacağın birşeyin peşinden 4 sene sürüklenmek… Çok büyük bir soru işareti bu benim hayatımda neden Uluslararası İlişkiler? Fakat mezun olurken ben aslında herkesin hayatta en azından bir dersini alması gerektiğine inandığım ve giderek tam da mezun olurken daha da ilgilenmeye başladığım bir bölüm oldu. Belki daha çok şeyi, belki de tarihi doğru bilmek avantajım oldu. Biraz felsefe katılmış derslerle birlikte belki dünya gündemini daha iyi yorumlayabilmek avantajım oldu. Bunu zaman gösterecek…
Çok büyük hayallerle başlanıyor bu kurumlara. Bak bir gireyim şuna yazılıcam, şunu alıcam, şunu yapıcam, çok sosyal olucam, heryere koşucam fakat mezun olurken dönüp bakıyorum arkama ne hayal etmişim ne yapmışım, hayal ettiklerimin yarısı bile değil… Olmuyor zaten hele ki böyle zor ve yoğun bölümlerde o kadar aktif olabilmek her baba yiğidin harcı değildir. Ya “Genius” olman lazım ya da okulu 6 senede filan bitirirsin… Ama eğer benim gibi aceleciysen hadi artık bitsinde gidelim diyorsan o zaman hayallerinin çeyreğini gerçekleştirip mezun olursun.
Peki üniversite hayatı bana ne kattı? Bunları anlatsam roman olur ama kısaca; kendimi tanımaya başladım, insanların o kadar iyi niyetli olmadıklarını anladım, herşeyin zamanında yapılması gerektiği ve hayatının bir düzeni olması gerektiğini öğrendim, önemli olan arkadaşlarının sayısı değil kalitesiymiş onu gördüm… Önemli olanın gerçekten o klişeleşmiş bölümler yerine kimsenin bakmadığı kenarda köşede bir bölüm olsa bile gerçekten ne istiyorsan onu okuman gerektiğini, okul öyle ya da böyle bitiyor asıl olanın senin derslerden öte bu dönemde ne kadar ders çıkartırsan hayata dair daha avantajlı olabileceğini iş yaşamında daha az yara alabileceğini, bağnazca inandığım şeylerin seneler geçtikçe nasıl törpülendiği, çok yönlü düşünebilmek, karşındakinin görüşüne ne derse desin saygılı olabilmek onu dinleyebilmek belki de en önemlisi nerede olursa olsun satır aralarını okuyabilmeyi öğrendim
Kısacası üniversitenin herkesin ama herkesin yaşı kaç olursa olsun mutlaka hayatının bir dönemini kaplaması gerekiyor. Çalışmaya başladığınızda “bugün gitmesem bu sınavdan kalsam ne olur” kalıpları hepimiz için birer hayal olacak. Asıl özgür olacağımızı sanıp en büyük yanılgıya uğradığımız noktada budur. Aslında bir tek üniversitede özgürdür insanlar.
Güzel bir anekdotla bitirelim o zaman… Bir gün son senem güz döneminde koca dönemde 4 ya da 5 ders yapabilmiş ve bundan dertli hocamız sordu ve cevapladı; “Üniversite’de bir dönem nasıl geçiyor?”
Murat Hoca bize 14 haftayı çok güzel özetledi aslında;
İlk Hafta: İlk hafta ders yapılmaz kuralı
İkinci Hafta: Add/Drop yüzünden dersten çıkanlar, derse gelenler yüzünden ilk hafta ders yapılamadığı için ders olmaz
Üçüncü Hafta: Add’le birlikte yeni gelenler yüzünden ders baştan anlatılır
Dördüncü Hafta: Midterm öncesi herkes ders çalışır kimse gelmez
Beşinci Hafta: Midterm haftası ders olmaz
Altıncı Hafta: Bayramdır ders yapılmaz
Yedinci Hafta: Bayram dönüşü kimse gelmez bayram uzar…
Sekizinci, Dokuzuncu Hafta: İki hafta ders yapılır, gelenlerle
Onuncu Hafta: Hepimize bahar yorgunluğu çöker öğrenciler okula yine gelmez.
Onbirinci Hafta: Okula gelinir, derslere girilir, ne olup bittiğine bakılır.
Onikinci Hafta: Okula gelinir fakat derse girilmez, not almaya gelip gidilir.
Onüçüncü Hafta: Finaller öncesi kimse gelmez herkes ders çalışır
Ondördüncü:Hafta: Final sınavları haftasıdır, okul zaten ders yapmaz.
Son hafta: Son hafta ders yapıldığı nerede görülmüş…


![kep[1]](https://i0.wp.com/shufflepost.blog/wp-content/uploads/2011/06/kep1.jpg?resize=228%2C320)
![Graduation-Donkeymain[1]](https://i0.wp.com/shufflepost.blog/wp-content/uploads/2011/06/graduation-donkeymain1.jpg?resize=416%2C429)
![A115-Bee-the-Future-300x218[1]](https://i0.wp.com/shufflepost.blog/wp-content/uploads/2011/06/a115-bee-the-future-300x2181.jpg?resize=300%2C218)




Bir Cevap Yazın