Ne olursa olsun oranın beni koruyacağına inanıyorum…
Bazı yerler vardır, orada evinde hissedersin, sahiplenirsin, sanki her yer senindir. Her köşesini karış karış, adım adım bilirsin. Orası senin ikinci evin gibidir. Pazar günü öyle bir yerdeydim. İlkokulla başladığım lise son sınıfta ayrıldığım. Heralde çok sevdiğimden bir sene de uzatmalı okuduğum okulumdaydım.
“Evet arkadaş, kim olduğumu, ne olduğumu, nereden gelip nereye gittiğimi sen öğrettin bana,
Elimden tutup, karanlıktan aydınlığa sen çıkardın,
Bana yürümeyi öğrettin yeniden, el ele ve daima ileriye,
Bir gün birbirimizden ayrı düşsek bile biliyorum
Hiç bir zaman ayrı değil yollarımız
Ve aynı yolda yürüdükçe,
Gün gelir ellerimiz dostça birleşir,
Ayrılsak bile kopamayız…”
Oradan bu şarkıyla ayrıldık. Ayrılmanın verdiği hüzün ve mezun olmanın verdiği mutluluk gibi karmaşık duygularla, keplerimizi saçımıza tutturmak için taktığımız friketelerimizi çözdük ve keplerimizi fırlattık. İşte o gün o kadar karmaşık duygular içerisinde kendimizi hayatın kollarına bıraktığımızı tam farkedemedik. Asıl hayat dediğimiz şey bizim için o zaman başlamış meğersem…
Günler öncesinden bir tuhaflık sarmıştı beni. Düşündüm kaç sene olmuştu mezun olalı, tam 5 sene… Ve orada geçen dile kolay tam tamına 13 sene. Neler yaşamadık ki orada, nelere tanık olmadık. Nereye baksam farklı bir anı canlandı hatıramda. En güzel senelerimin, hayatımın yarısından fazlasını geçirdiğim bir yerdeydim.
Tabii ki bir okulu, okul yapan arkadaşlıklardır. Anıları her daim canlı tutan, tekrar buluşacağında içinin heyecanla dolmasının en büyük nedenlerinden biridir. Baktığın her yerde onlarla can bulur anıların. Bu yüzden seviyorum Pilav Günlerini. Eskilerden konuşmak, hayatın çok ya da hiç umurumuzda olmadığı, herkesin kahrımızı çektiği, buranın kıymetini gidince anlayacaksınız diyen onlarca insana inat kurtulmak için çırpındığımız yerdeydim. Hepimiz büyümüşüz, telaşlarımız hayattan beklentilerimiz farklı yönlere kaymış. Artık ne istediğini bilen kocaman insanlar olmuşuz. O gün, en son “Ne olacağız, üniversiteye nasıl gireceğiz?” diye kafa yorduğumuzu hatırladığım o bahçede, biz iş hayatını ve evliliği konuşuyorduk.
Birinci sınıfı okuduğum binaya girdim. Girişte, her sabah tören yaptığımız günler aklıma geldi. Haftaları kutladığımız günler… Koridorlarında gezindim. En çok aklımda kalan yerli malı haftalarıymış. Her sınıf kendi önüne masa koyar, üzerlerinde türlü türlü yemişler olurdu.Bir nevi pazar alanı gibi olurdu orası. Ne kadar küçüktü, halbuki ne kadar büyük gelirdi. Kantine indim, okul hayatına başladığım sınıfı görmeye, seramik atölyesi olmuştu. Merdivenden indiğimde sınıfımı göremezdim. Kantin o kadar büyük gelirdi ki sanki ucu bucağı yoktu. Daha sonra tüm binayı dolaşarak, o meşhur tünelden geçerek lise sondaki sınıfıma ilerledim. Tünelden ikinci binaya geçtiğimde hafızamda counter ve half-life oynanan bilgisayarlar canlandı ve tık tık öten pinpon masaları çınladı kulaklarımda. Sonra bir üst kata merdivenlerden baktım. Sonradan çıkılan bir kat olduğu için ilk sene su basan sınıfları hatırladım. Anılarım adeta bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu. Lise’ye geçene kadar yasak bölge olan, çok cazip gelen Lise kantininden geçtim. Marka alma derdimizi, öğretmenlerin ucu bucağı olmayan düzensiz topluluğu sıraya sokmaya çalıştığı belirdi. Aşağıya indim, sağımda kış aylarında sokaktan tek farkı yağmurlu günlerde ıslanmadığımız o tünelden beden dersine yetişmeye çalıştığımız koridor vardı fakat artık sıcak ve aydınlıktı. Merdivenleri ağır, ağır bakına bakına çıktım. Gözlerim nemli, o anları anlatacak kelimeler bulamıyorum. Son sınıfıma geldim. Çok tuhaftı, neler hayal etmiştim, o sınıfta Levent’e doğru bakarak, son sınıf öğrencisi olmanın kaymağını yediğimiz günler geldi aklıma. Tam anlamıyla öğrenciliğin o kadar senenin tadını çıkardığımız sınıfın her köşesinde ayrı bir anım vardı…
İnsan içindeyken kıymetini bilmiyor, bir işkence gibi geliyor. “Keşke bitsede kurtulsam” diyor. O zamanlar koyulan kurallar, verilen cezalar bir o kadar anlamsız ve ağır geliyor. Fakat o kapıdan çıktığın an, hayata atıldığında artık orayla bir bağın kalmadığı an büyük bir boşluğa düşüyorsun. Artık bir sınıfın yok, her gün birlikte olacağın arkadaşların yok, sana her türlü toleransı gösteren öğretmenlerin yok… En önemlisi de o kapıdan çıktıktan bir zaman sonra ise aslında gerçekten “Bu okul önce iyi insan yetiştirir” mottosunun ne anlama geldiğini anlıyorsun.
P.S: Tüm öğretmelerime ve özellikle tam anlamıyla bir öğrenci dostu olan, yaptığımız her şeye katlanan, deyim yerindeyse kahrımızı çeken Hakan Hoca’mıza teşekkürü bir borç bilirim…







Bir Cevap Yazın