Bir an,
Bir an gördüğün bir fotoğraf,
Bir an duyduğun bir ses,
Sadece bir an sonraki bir an’da ne kadar çok şey hatırlatabiliyor,
Nereden bulupta çıkartıyor, bir anda onca anıyı,
Onca kareyi?
Hadi hatırladın, aklına bir dakika önce yaşamışsın gibi geldi diyelim…
Sonrası?
Rezalet!
Sonrası?
Felaket!
Sonrası?
Kıyametin!
Kendi kendini, özlem afetiyle vurduğun,
Şiddetinin hiçbir Richter ölçeğiyle ölçülemeyeceği,
Süresinin zamanın çok dışında bir kavram olduğundan ifade edemeyeceğin, o “özlem” !
Her şey özlediğini hissettiğin an, işte o kıvılcımla başlıyor! O an, sen olmak istemiyorsun, o an sen hatırladığın her şeyi bir kutuya koyup, yüksek bir binanın en üstünden atmak istiyorsun değil mi?
Olmuyor!
Aklını da yerinden söksen, kalbini de söksen bir zehir gibi yapışmış, vücudunun her hücresine…
Günlerce uyusan da, başka şeylerle kendini oyalasan da, o – bir an’ı- yaşamamalısın!
O da olmuyor!
O bir an’dan itibaren, sen hiçbir zaman sen olmuyorsun! Tüm ket vurulmuş, hissiz, duyusuz kalmış tüm duygularının nedeni işte o bir an’lar!
Seni hayata karşı bu kadar katı yapan,
Seni hayata karşı bu kadar anlayışsız yapan,
Seni insanlara karşı duyarsız yapan,
Ne hayat, ne aşk, ne başka bir şey!
İşte o bir an!
O bir an’ın kendinle verdiğin imtihanının sonucu sensin!
Teknoloji hiçbir zaman o kadar ileri gidemeyecek,
Hiçbir zaman o teknoloji dediğin harika,
Hafızanı, özlemi, o bir an’ı geçemeyecek!
Müge…






Bir Cevap Yazın