
Bugün yoğun bir gün oldu fakat bu yoğunluğa rağmen az da olsa kendime küçük bir zaman ayırdım.
Röportajlarından izlediğim ve okuduğum kadarıyla kişilik olarak kendime çok benzettiğim Beyonce’nin bir röportajı gözüme çarptı ve hemen başladım izlemeye.
Spiker, Beyonce’nin başarısının sırrını ve azminin kaynağını sordu. Beyonce cevap olarak özetle; hayatı neden bu kadar tempolu ve yoğun yaşadığını sürekli kendine sorduğunu, aslında yarışının ve savaşının tamamen kendiyle olduğunu söyledi.
Öyle de olduğu belliydi aslında. O kadar çıkan iftiraya vb. şeye karşı, Beyonce’den hiçbir açıklama gelmedi bugüne kadar. “Lezbiyen dediler, “Aslında hamile değildi, başkasına doğurttu” dediler, “Şarkıyı playback okudu” dediler, “Evliliğinde mutsuz” dediler. Hep sustu. Çıkıpta tek bir açıklama yapmadı. Ama insanlar kendilerinin kaale alınmadıklarını anladıklarında daha da çirkinleşiyor, bitirmiyorlar ve “Sustuğuna göre, doğru” diyorlar. Sonrasında ise zaman geçtikçe, aslında öyle olmadığı ortaya çıktığında da, kendi malubiyetlerini yeni bir savaş başlatarak kapatmaya çalışıyorlar. Ama her defasında daha da çirkinleştiklerinden, siliniyorlar, sindiriliyorlar…
Bu sorun maalesef kendiyle savaşı olan herkesin başına geliyor.
Sonra kendi hayatımı düşündüm benim de kendimle ilgili çözemediğim problemlerim ve bitmek bilmeyen bir savaşım var.
Tabii kendimle savaşabilmem için bana lazım olan tek şey, hatalarımı yüzüme vurabilecek biri. Onu da bulamazsam, iç sesim illaki eleştirecek birşey buluyor ve başlıyorum düzeltme çalışmalarına.
Amaç?
Amacım Siyah Kuğu filmindeki Nina’nın da dediği gibi “Mükemmel olmak!”
Uzun zaman hatalarımı yüzüme vuracak o “biri” babam oldu. Önce ona inat gittim, yapma dediği ne varsa, varımı yoğumu ortaya koyup kendime rağmen herşeyi yaptım.
Sonraları “Güzel çizemiyorsun” dedi, odama kapandım saatlerce daha güzel çizmek için savaştım.
Okulda bazı derslerin hocaları “Kapasitesi yetersiz, anlamıyor” dedi son sene hepsini utandırdım.
Sesin güzel değil dedi zamanında biri, aslında güzel olduğunu biliyordum, en güzel şekilde şarkı söyleyebilmek için savaştım.
“Okulu bitiremezsin”, “Okumayacak heralde” dediler, arkadan gelmeme rağmen yaşıtlarımdan önce bitirdim.
“Şu kıza bak ne güzel” dediler, “Hayır bende güzelim” diyemedim, bir sene boyunca okula gitmedim ve kilo verdim.
Yani bana neyi yapamayacağımı, nerede eksiğim olduğunu yüzüme vurdularsa, gittim düzelttim öyle çıktım karşılarına. Amacım, bunu acımasızca söyleyenlerin yüzüne vurmaktı hatalarını.
Peki bu süreçte kim yıprandı?
Tabii ki ben.
Kimseyle kıyaslamam kendimi. Bir eksiğimi ya da hatamı duymam yeterli. Sonra bünyem otomatik olarak kendini adeta onu “Mükemmel” yapmaya adıyor. Yani zorlu bir süreç. Çünkü sadece iyi yapabilmem de yeterli değil, benim için. Onun “Mükemmel” olması gerekir.
Annem çok kızar, hatta her ne zaman derin derin konuşsak sonunda ben mutlaka ağlarım. Annem de “Niye hayatı kendine bu kadar zorlaştırıyorsun? Kendine niye zarar veriyorsun?” diye sorar ve ben daha çok üzülürüm. Sonra kendime zarar verdiğim için daha çok ağlarım. Dökülen gözyaşlarım da tamamen kendime olan kızgınlığımdan, bir nevi ağlayarak kendimi, kendime acındırıyorum. Bir daha kendime böyle davranmayacağıma dair verdiğim sözlerin haddi hesabı yok. Ama ertesi gün sanki o sözleri veren ben değilmişçesine yeniden kendimi bir savaş alanına atıyorum…
İnsanın sadece kendiyle savaşması ne güzel…” diyor olabilirsiniz. Ama öyle değil, etrafındakiler bundan da rahatsız oluyor maalesef.
Zaten senin kendinle olan savaşın yetmiyormuş gibi bir de diğer taraftan onlar sataşıyorlar. Yani illa onlarla savaşmanı istiyorlar. İlla onlara sataş, laf at istiyorlar. Çünkü şunu biliyorlar, sen güçlüsün. Etrafta yoksan, kabuğuna çekilmiş, harıl harıl çalışıyorsan, mutlaka karşılarına yine “Mükemmel” birşeyle çıkacaksın.
Ama öyle bir bünyem var ki; “Duymaz”. Kim ne derse desin, nasıl iftira atmaya çalışırsa çalışsın, durmadan hedefimi gerçekleştirene dek tıkar kulaklarımı, bağlar elimi kolumu onlara karşı.
Etrafımdakiler çok kızıyorlar, “Ver cevaplarını” diyorlar. Bende diyorum ki; “Onlara ayıracak kadar vaktim yok. Nasıl olsa gerçek zamanla ortaya çıkacak ve utanacaklar. Bu da onlara yeter”…
Belki doğru, belki yanlış. O noktadan pek emin değilim. Ama bugüne kadar hiçbir zararını görmedim. Onlara laf yetiştirene, onlara zaman ayırana kadar kendime ayırdığım zamanın benim için daha faydalı olduğunu gördüm hep.
Aslında sataşsam bende kavga etsem, bir zaman sonra belki barış imzalanacak, belki onlara öyle olmadığını anlatabileceğim ama bana bu zararı veren insan hayatımda olsa ne olur, olmasa ne olur…
Hem o zorlu savaşa girmiyorum, hem de kalplerini kırmadan o insanları hayatımdan çıkartıyorum. Gerçeği nasıl olsa zaman içerisinde görüyorlar. İşte bu noktada ben de diyorum ki: “Herşeyi zamana bırak!”






Bir Cevap Yazın