Yazmanın ve yazdıklarını paylaşmanın en güzel yanı da “yorumlar”…

Malumunuz, uzun zamandır yazıyorum. Daha önceleri yazdıklarım bana kalırdı. Sonrasında bir blogla başladım yazmaya…
Bu zamana kadar hep en yakınlarım, güzel yazdığımdan yana methiyeler düzerlerdi. Arzu, Rezzan, Berna, annem, yengelerim, kuzenlerim…
Ama onlar en yakınlarımdı, beni incitecek bir şey söylemezlerdi. O yüzden çok objektif bakamazdım.
En objektif yorumlar ise uzun zamandır konuşamadıklarımdan gelebilirdi…
Geçtiğimiz günlerde, şimdi okuyorsa belki “Neden bahsettin” diye kızacak ama liseden bir arkadaşım beni Notebook izler gibi, Osho okur gibi takip ettiğinden bahsetmiş.
Birkaç gün önce de ilkokuldan senelerce aynı servisi, çocukluğumuzu ve birçok komik anıyı paylaştığımız bir diğer arkadaşım, ShufflePost’u takip etmekten master’ını biteremeyeceğinden bahsetmiş.
Yine birkaç gün önce Arzu ile ortak bir arkadaşımız, yazdıklarıma ne yorum yazacağını bulamadığını ima etti.
Bir de her gün, “O nasıl yazı kız? Aynı beni anlatmışsın. Nasıl yazıyorsun Müge sen bunları? Ne kullanıyorsun?” diyen Fatma Abla’m var.
“Şimdi tüm bunları neden anlatıyorsun? Nereden çıktı? Ne alaka?” derseniz…
Şu konuya bir açıklık getirelim; şizofren değilim=)
Ayrıca teşekkür de edemem, utanırım. Bu yazıda güzel dilekleri ile her zaman yanımda olan, beni daha çok yazmaya teşvik eden herkese çok teşekkür etmiş olmakta istedim.
Gelelim şizofrenlik meselesine…
Uzaktan bakıp okuyunca, ciddi birkaç kişilikli, “Beyza’nın Kadınları” gibi bir profil çizdiğimin farkındayım.
Yazdıklarımın hepsini yaşıyor muyum?
Hayır!
Hepsi benim hayatımdan kesitler mi?
Hayır!
Eee, nasıl yazıyorum?
Bilmiyorum…
Gerçekten bunun mantıklı bir açıklamasını bulamıyorum. Hatta uzun zaman önce yazdıklarıma bakıp aynen bende Fatma Abla gibi “Hangi kafayla yazmışım bunu ben?” diye soruyorum kendime ama cevap bulamıyorum.
Dinlediğim bir müzik, izlediğim bir film ya da okuduğum bir söz…
Birinin anlattığı bir hikaye, sorduğu bir soru…
Sevdiğim herkes kalemimim ne kadar kuvvetli olduğunu söyler dururdu ama ben hala çok etkili şeyler yazdığımın o an farkında olamıyorum… Gerçi bunu çok küçükken o sert adama yazdığım mektuplar sonucu odasına kapanıp ağlamasından anlamalıydım. Kavga eder küserdik, ben hemen bir mektup yazardım, sonra bir saat ortada görünmezdi o sert adam. Odadan çıkar ve sarılırdı. O zaman anlardım okuduğunu…
Yani kısacası kalbime ve aklıma değen herşey beni yazmaya itiyor…
Hayatımda yapmadığımda beni huzursuz eden iki şeyden biri yazmak ikincisi spor yapmak. İkisinin de ortak noktası, içimde fazlaca bulunan, bana yük olan şeyleri dışarı atmamı sağlaması olsa gerek. Bir gün olsun yazmasam, sinirli olurum, yerimde duramam, dinleyemem, odaklanamam ve hemen bir kalem kağıt bulur dökerim içimi. İşte sanırım o doğallığı kaybetmememin sırrı, hiçbir zaman kendimin çok farkında olmamam=)
O içime dert olan, beni düşündüren, kalbime dokunan her neyse, hemen kendi hayatıma uyarlıyorum, “Ben yaşasaydım nasıl olurdu? Ne hissederdim?” diye sorguluyorum. Sonunda da işte okuduğunuz o yazılar çıkıyor. Evet, bir kısmı gerçek yaşanmış. Ama büyük bir çoğunluğu da etkilenerek yazılmış yazılar…
Yazar kesinlikle değilim, kendimi böyle nitelendirmek haddime değil, sadece hobim yazmak ve ömrüm boyunca da böyle olacağını sanıyorum. Çünkü bu bir hastalık, gecenin bir vakti, aklın seni yerinden kaldırır, eline kalemi aldırtır, o salaklıkla kağıt aratır, gözlerini zorla da olsa açtırır ve “Hadi yaz!” der. İlham sağolsun hiç yalnız bırakmıyor. Aman bırakmasın da sağa sola saldıracağıma, kalem kağıda saldırmak, onlara dökmek içimi en iyisi…
Sizi bu kadar etkileyebiliyor olmamım nedeni oturup “Acaba ne yazsam da etkilesem” değil. Çok dinler, çok gözlemler, çok süzerim ben. Herkesi dinlerim ben, hem de herkesi. Dinlerken aynı anda zaten notlar alınır, kendimi yazmak için dar atarım sakin bir yere…
Sanırım yeteneğim de empati kurmak. Kendimi karşındakinin yerine koyarak üretebiliyor olmak. Üretmek dendiğinde biraz ticari gibi oldu ama öyle düşünmeyin. Yani kendimin de keyif alarak okuyacağı şeyler yazmak.
Ama yazmak üzerine güzel hayallerim var. Mesela öncelikle bir kitap hayalim var, hikayesini kabataslak çıkardığım. Sonrasında ise, onu işten anlayan, yetenekli biri ile filme dökmek istiyorum… Yine izlemek istediğim gibi birşey olsun…
Yani anlayacağınız bende durum hep stabil “Keep Dreamin”
Ama şunu biliyorum, elimden geldiğince, ömrüm yettiğince yazmayı hiç bırakmayacağım. Yani aklımda pişen parmaklarıma düşmeye devam edene kadar yazacağım…
Sakın bu yazıyı yanlış anlamayın, ne kadar “Mügolamanca” diye düşünmeyin, sadece “Nasıl yazıyorsun?” sorularına bir cevap ve şizofren olmadığıma dair kendimi aklamak adına birşeyler karaladım=)
Sürç-i lisan ettiysem affola…
Müge…






Bir Cevap Yazın