“Zorlukları severim, zorluklar imkansızlıklar içinde olduğumuz da ne kadar çok sıksa ve bunaltsa da aslında sonunda ne öğrenirsen en büyük kârları getirir”
Seneler önce özel günlerde ve aile büyüklerine tebrik kartları için okulda yazmıştık en son mektuplarımızı sanırım. En azından benim için öyleydi…
Tam ilkokulu bitirdik, iletişimimiz her anlamda daha kolay oldu. Kağıda kaleme gerek kalmadı, klavye, bir ekran, bir kasa ve bir çevirmeli bağlantı artık yeterdi, iletişim kurmamıza.
Hatta kısa bir süre öncesinde de iletişim zaten cebimizdeydi her an, cebe sığmayan cep telefonlarımızla.
Zaten hikayenin bir başını hatırlıyoruz bir de nerede değiştiğini. Sonra teknoloji aldı başını gitti. İnternet olmayan, cep telefonu olmayan, ICQ’su, Cam’i, Skype ve Facebook’u olmayan kalmadı. Bir anda nasıl olduğunu hatırlamadığımız bir şekilde erişemediğimiz bir tanıdığımız kalmadı. Herkese eriştik. Hiç isteyipte konuşamadığımız, bağlantı kuramadığımız kimse kalmadı.
Büyüdük, teker teker yakınlarımız, yaşıtlarımız, sevdiklerimiz, askere gitmeye başladı. Kim bilir en son ne zaman alınan, senelerdir yüzüne bakmadığım o zarflar tozlu çekmecelerden çıktı. Çizgisiz, beyaz kağıtlar, printer için değil, mektup için serildi masanın üzerine…
Adet yerini bulsun diye, bir hatırası olsun diye niyet ettim, yazacaktım mektup. Bir de anladığım kadarıyla orada hala çok moda, mektup. İsimler anons ediliyor. Mektuplar gidip geliyor. Hatıra biriktirmeleri, onlara kendilerini yalnız hissetmemeleri için en güzel hediye. Boşuna demiyorlar “ne varsa eskilerde var” diye.
Zaten her zaman herşeyi yazıyla daha iyi anlatabildiğimden, “mektup benim için çocuk oyuncağı yahu” dedim, bir aşkla oturdum masanın başına…
Çok zormuş, ne yazacağımı bilemedim, tıkandım!
Sanırım rahata alıştığımızdan, bana çok zor geldi. Elime aldım kağıdı kalemi. “Ne yazacağım şimdi?”
Kağıt bana, ben kağıda baktım. Çünkü eskiden anında cevap almak nedir bilmezdik. Bu kadar sabırsız ve garantici değildik. Anında ileteşemezdik.
“Acaba ne cevap verecek? Ama bunu da yazsam eline geç gidecek, ne anlamı kalacak” gibi düşüncelerden bir türlü cümleleri tamamlayamadım. Çünkü unutmuşuz, cevap almadan cevap vermemeye. Tek başımıza kalıp, anında cevap almadan dertleşmeyi, anlatmayı unutmuşuz. Ki ben, günlük tutan insan, tıkandım. Bu çok farklı. Bu birine sevincini, mutluluğunu, üzüntünü, hislerini nasıl tepki ve cevap vereceğini bilmeden sürekli anlatmak…
Yazı yazmak gibi değil mektup yazmak. İnanın denerseniz, çok daha farklı göreceksiniz. Çok daha zor. Yazı yazdığımızda biriyle gerçekten sohbet etmiyoruz, bir hikaye anlatmıyoruz. Çenem o kadar çok çalışıyor ki, karşımdakine ne yazacağımı bilemedim. Neler yazabileceğimi… Mektup doğru iletişim A’sı, bunu anladım bir kez daha.
Mektup, bambaşka birşey. Tamam başlarda yazması çok zor ama insanın yazdıkça yazası geliyor. “Şu kaldı”, “keşke bunu da yazsaydım” diyor insan. Arayabildikleri zaman sınırlı, konuşabildikleri sınırlı ama yazdıklarının bir sınırı yok. İşte, yazı ve yazabilme özgürlüğü ne kadar önemli insan bir kez daha şükrediyor, yazabildiğine.
Şimdi heyecanla, mektubumun ulaşmasını ve onun mektubunu bekliyorum. Çok değişik… Gerçekten insan, sabırlı olmayı, hayatı biraz daha oluruna bırakmayı ve daha tadını çıkararak yaşamayı öğreniyor. Zorlukları severim, zorluklar imkansızlıklar içinde olduğumuz da ne kadar çok sıksa ve bunaltsa da aslında sonunda ne öğrenirsen en büyük kârları getirdiğine inanırım. Çok öyle davranmasam da, aslında hissettiğim budur.
Sonuç olarak çocuklar, varsa tanıdığınız, arkadaşınız ya da sevdiğiniz, alın kalemi kağıdı, oturun oturun yazın, bol bol yazın, yollayın=) İnsan kendini ayrı bir mutlu hissediyor. Tabii, onun orada isminin anons edilmesi filan da ayrı bir mutluluk=)
P.S: Asker bunu okuyamaz nasıl olsa aramızda kalsın ama sanırım ben bölüğü yazmadım. Özür dilerim asker. Acaba gider mi? Bilen var mı guys? Help me!
İyi geceler, rüyanıza girsin cüceler;)
Müg’z…







Bir Cevap Yazın