“Sanırım Çağan bana oynuyor, bir gün izlerken filmlerini gözyaşlarım en sonunda delecek yüzümü, koltukta öylece kalacağım… Artık ağlayacak değil, rüzgarda nemlendirecek gözlerimi, gözyaşım kalmadı… Göz pınarlarım kurudu!” birçoğumuzun içinden geçen ve kelimelere dökemediği sözler değil mi?
Bir gün tanıştım onunla, düşünceleri, hayalleri, sözleri ve bakış açısıyla; bir baba – oğul üçgeninde….
Tüm “şimdi zamanı değil izleme” demelere rağmen izledim, mendil yetiştiremeden izledim… Yetmedi, babamı ne zaman özlesem izledim!
Ve “babam” dedim, “benim babam veda ederek gitmedi ki, bir anda çekti gitti, demek ki sevmiyormuş Sadık kadar” dedim. Kendime gelemedim, dedem olsa ne yapardı, onu düşündüm.
Düşündüm, sağolsun “Dedemin İnsanları” geldi benim için daha da özel hepsinden… Çünkü dedem ilk kahramanımdı benim, ailede ondan en çok parça taşıyan benim çünkü, hep öyle geldi. Dede de benimki gibiydi. Benimkinin farkı Gaziantepli olmasıydı ama mücadelesi, Türklüğü ile oradaydı işte… Tüm inadı, siniri ve çocukluğuyla sanki gözlerime bakıp, elimden tutuyordu ekrandan, ben buradayım hep yanında diyordu. Babam gülümserdi bir yandan…
Ve şimdi Çağan, hiçbir yoruma bakmadan, sadece abla-kız kardeş hikayesini olduğunu bilerek, kardeşimin de ısrarıyla gittim bu akşam, el ele girdik o salondan içeri…
Yerlerimizi aldık, o Hatice ve Hanife’ydim…
O koltuklardaki gibi vizyonda da yerimizi aldık.
O canlı, o parlak, o cesur, o yanımda…
Her gün, her başarısı ile daha da devleşiyor…
O evimizin Hatice’si ama gerçek olmayacak kadar bir yıldız; Ayperi…
Ve ben Hanife…
O hani herşeyi gören ama görülmeyen…
Sadece herşeyini kağıtlara döken,
Onlara konuşan, hayallerini, acılarını onlarla paylaşan,
Dışarı çıkmaya, adım atmaya cesareti olmayan Hanife…
Ben Hanife, daha doğmadan onların ellerinden tutacak olan ablalarıydım.
Yaşayamadıklarımı onlarda görünce kıskançlıktan değil, akıp giden hayatımdan bana kalmayanlara içlenecek olan ablaları Hanife…
Onlara sevinen, kendine ağlayan, acıyan Hanife!
Onlar güç bulsun diye, bir an olsun istediği yerde yıkılmaya hakkı olmayan Hanife!
Ben bana öğretileni yaşayanım,
Onlara birşey olmasın diye arkasını dönüp gidemeyen korkak Hanife,
Kendini kendi elleriyle mezara koyan Hanife…
Çok aşık olan Hanife…
Bilirsin sen, o lanet güvensizliği ve korkusundan hayallerini, aşkını başkalarının yaşadığı Hanife…
Bir adama öyle böyle değil, çok aşık olan Hanife…
Tüm hayatını bir anda ona bağlayan Hanife…
Geleceğini, hayallerini ve kalbini…
Ve bir aşk ile olduğu yere mıhlanan,
Önce gelir diye umud eden,
Sonra umutlarının birer birer kalbini taşa çevirdiği,
Kalbi git gide daha da yosun tutan Hanife…
Her geçen gün, her geçen gün karşısına çıkanların karşısına o kapıyı daha da sert kapatan Hanife…
Ve tüm olmak istediklerini bir odaya kilitleyen, hayallerini bir asma kilidin arkasına gizleyen, sanki aklından çıkmışçasına yaşamaya çalışan Hanife…
Herşey değişirkeni hayat akarken, insanlar dönüşürken değişmekten korkan,
Hala aynı Hanife…
Saf, hayalperest ve korkak…
Ama ben uyurum, bir Prensesin Uykusu’na dalarım… En güzel anılarım, yaşayamadığım maceralarım herşeyim oradadır.
Babam Sadık, dedem Mehmet Bey, kız kardeşim Hatice ve gözlerimi kaparım Prensesin Uykusu’na…
Bizden birilerini, bizlerin gözüyle, kalbiyle ve aklıyla anlatabildiğin için teşekkürler Çağan…
Ayrıca tüm ekibin, herkesin ellerine sağlık yine çok sıcak, yine Mügemmel, bizden bir film olmuş…
*** P.S 1: Bir ablaysanız, tutun kardeşinizi kolundan, olumsuz yorumlara bakmadan, yaşınız ne olursa olsun yan yana, el ele, kol kola girin o salona ve sonunda biliyorum söz vereceksiniz birbirinize fısıldayarak kulaklarınıza; “Unutursam Fısılda…”
*** P.S 2: Bundan sonra basın duyurusundan önce yeni filmin konusu ile ilgili bir haber edersen eğer bir değil iki kutu peçeteyle giderim en azından…
*** P.S 3: Melike’m unutursam fısılda… Ben hiçbir zaman susmayacağım…
Sevgiler,
Müge…
Ve filmden en güzel ile veda edelim…






Bir Cevap Yazın