Hayatında hiç erkek arkadaşı olmamış bir kız olarak yazıyorum…
Çok değişik değil mi? 26 yaşındayım ve bu durum giderek daha da tuhaf bir hal alıyor. Kısaca bu duruma nasıl geldiğimden biraz bahsedeceğim ve daha sonra bu durumun insanlar için ne kadar zararlı bir durum olduğundan…
Tam ergenliğe girdiğim yaşlarda duba gibi olmuştum. Bırakın başkalarını ben kendimden iğreniyordum. Aynada baktığım kız, ben erkek olsam çıkmak isteyeceğim biri değildi. Olamazdı. Bir kız gibi değildim çünkü. Arkadaşlarım hep çok güzeldi, hep çok bakımlı, hep zarif ama bana zariflikte yakışmıyordu ki…
Peki, ben bakımlı olsam kaç yazardı?
İyice salmıştım kendimi zamanın akışına bırakmıştım. Ailemin sevgisi de bana yetiyordu zaten. Bir eksiklik, ya da bir erkek arkadaş ihtiyacı duymuyordum. Evet gerçekten sevgi ile büyümüştüm. Eeee bir de aile ile geçirilen zamanlar oldukça fazla olduğundan ve benim aile harici aktivite gerçekleştirebilme olasılığım oldukça düşük olduğundan bu durumu hiç gündemime getirmiyor, sürekli öteliyor, kısacası aşkı hep teğet geçirtiyordum hayatıma.
Derken…
Bir gün olmayacak birşey oldu ve ben aşık oldum. Daha ortaokuldayım ama nasıl sevmek anlatamam. Önce algılayamadım. Değişik birşeydi. Ama ayna ile olan savaşım daha da artıyordu. Çünkü aynada duran benden nefret ederken başkası nasıl sevebilirdi?
Ortaokulda bunlar düşündüğüme hala inanamıyorum. Ailenin ruh hali karışıktı, benim fizik desen berbat. Yani hayat her anlamda kalbimdekini söndürmem için beni zorluyordu. Olabilir miydi? İlk kez aşık olmuşum, ayaklarım yerden kesilmiş, hayal dünyasını keşfetmişim, yapabilir miydim? Yapmadım! Ama içimde birşeyler sürekli yanıyor ve çoğu zaman canım çok acıyordu. Dayanamadım, itiraf ettim ve görmezden gelinince yani artık resmi olarak kabul de görmediğim netlik kazanınca, üzerime bir toprak attım ve bir hayalet gibi gezinmeye başladım. O gün kendime bir söz verdim; bir daha kimseye aşık olmayacaksın ve bunun üzerine olabildiğince sert kurallar da koydum kendime. Çünkü ben sadece kendimi ezmek, daha da silikleştirebilmek için verdiğim sözleri en iyi tutarım!
Ben o gün anladım, hayatım bundan sonra hiç aynı olmayacak. Daha dün gibi aklımda o gün!
Yapı olarakta zaten hiçbir zaman aşktan yana güçlü olamadım. O konuda kendime hiç güvenemedim. Dışarıdan gözüktüğümden daha güçsüzdüm aşka karşı.
Yazının bu noktasında kadar şunu soruyor olabilirsiniz; “Peki ailen neredeydi bu süreçte?” yanımdaydılar. Hep, her zaman. Ama onlara bu durumdan hiç bahsetmedim, ben bahsetmediğim için de onlar hiçbir zaman aşkın benim kapımı çaldığını ya da benim aşık olabileceğim konusunu hiç hesap etmediler. Yani ben duygularımı gizleyebilme özelliğimi en yakınımdakilere, canımın bir parçalarına dahi başarı ile oynayabilmiştim. Onlar hiçbir zaman anlayamadılar, onlar hiçbir zaman güçsüz düştüğümü görmediler. Çünkü ben güçlü ve dik durmayı, hayatta ne olursa olsun ayağa kalkıp başım havada dimdik hiçbirşey olmamış gibi durmayı öğrenmiştim.
Kendime verdiğim sözü yine tutamayıp aşık oldum kısa bir süre sonra… Bu defa öncekinden de ağır basmıştı. Ama ben bir kere ağzımın payını almışım ya aşktan, cesaretten, kendine güvenmeye çalışmaktan. Sesimi çıkarmadım. Yandım çok canım acıdı yine ama ses etmedim kimseye. Sadece aşıktım. Sonra o da geçti. Kendimi okula, filmlere, hayata adadım ama bu arada erkekler? Onları tamamen kalbimden ekarte ettim. Tabii ki hoşlandığım oldu, tabii ki delice sarılmak öpmek istediğim oldu ama aynada kendime ne zaman itiraf etsem sanki o ilk aşkını ititraf edip reddedilen kız duruyordu karşımda!
Baktığınız zaman aslında güzel. Bunca zaman kafam o kadar rahattı ki anlatamam “belasız başına bela mı arıyorsun?” diye soruyor olabilirsiniz ama dışı seni içi beni yakar hesabı bu durum o kadar da aslında basit değil. “Bir erkek arkadaş nedir ki?” diye sormayın Ama sorgulamaya başladım. Bu durumun benden alıp götürdüklerini… Oldukça fazlaydı…
Birincisi; ailen ne kadar severse sevsin yabancı birinin seni herşeyini beğenmesi, sana hayran hayran bakması, izlemesi, dokunması öpmesi nedir bilmediğim için hiçbir zaman kendime güvenim olmadı. Kendimi güzel ya da alımlı ya da en basitinden feminen hissedemedim. Ve ben şimdi “ee biraz flört et” dediklerinde mal gibi suratlarına bakıyorum çünkü o nasıl yapılır bilmiyorum! Bu nedenle ben önüme çıkan tüm fırsatları da anlayamadan yok ediyorum ve bu böyle devam ederken kimsenin benden hoşlanabileceğini düşünemiyorum! Ne kadar acı değil mi?
İkincisi; hep hislerimi dışarı vurmaktan, birinden hoşlanmaktan utandım. Dile dökemedim kimseye… Kimse benim ağzımdan en son aşık olduktan sonra birinin adını duymadı. Söyleyemedim çünkü, yine önce kendime sonra başkalarına mahçup olmaktan korktum. Hissettiğim hiçbirşey için savaşamadım. Çünkü emindim yine yenilecektim!
Üçüncüsü; hayaller… Ben gerçekte aşkı yaşayamadığım için kendime uçsuz bucaksız bir hayal dünyası kurdum. Ama öyle böyle değil, bir sınırı yok. “Ay ne güzel işte…” değil. Gerçek hayat hayallerim gibi değil, gerçek erkekler hayallerimdekiler gibi değil.. Düşünsenize 10 yaşından beri hayallerimde bir erkek yaratıyorum, her hattıyla, her gün yepyeni bir güzellik ve özellik katıyorum ona… Düşünsenize 10 yaşımdan beri 5840 gündür neredeyse o günlerin 2-3 saati ortalama hayal kuruyorum. Gözünüzde ne kadar mükemmel bir erkek olabildiği canlandı mı? Ve ben ondan bir parça yakaladıklarımı onun yerine oturtmaya çalışıyorum ama tabii ki olmuyor. O yüzden izlediğim hiçbir romantik film, okuduğum hiçbir romantik kitap beni kesmiyor. O yüzden ben , hayatıma biri girdiğinde acaba yeteri kadar mutlu olabilecek miyim’i sorguluyorum.
Şimdi ben bunları bir marifetmiş gibi anlatmıyorum, biri “ay ne namuslu kız”, “ay yazık” desin diye de anlatmıyorum. Diyeceğim şu ki, bir aşk, biri tarafından kabul görmek, hiç tanımadığın birinin senin varlığınla mutlu olması bir insanı ne kadar kendi ile barışık yapabiliyor, kendine saygısını nasıl da sağlam temellere oturtuyor, hissettiklerini kendine yalanlar söylemeden gerçekleştirebilmenin onu nasıl güzelleştirdiğini anlatıyorum.
Benim ailem belli bir yaştan sonra hiç karışmadı sevgili vb. mezulara… Hatta babam lisede kızardı bile “senin nasıl erkek arkadaşın olacak?” diye. O benim sallamadığımı düşünürdü ama çıkmazdaydım. Geç kalmışlardı. Ben kendime güvenimi çoktan kaybetmiştim.
Diyeceğim şu; eğer okuyan anneler ve babalar varsa bu yazıyı; sakın aşk ayıp değil, birinden hoşlanmak ayıp değil, birine sarılmakta öpmekte! Çünkü eğer gerçekten aşksa ve gerçekten iki insan birbirine söz veriyorsa zaten o gözlerinden belli olur o ayrı bunlar ayıp değil! Sonunda hayal kırıklığı olsa bile yaşamaması inanın daha da kötü! Çocuklarınıza aşkı anlatın çok küçük yaşta anlatın, ayıp olmadığını, utanılacak birşey olmadığını ve insanı ne kadar güzelleştirdiğinden bahsedin. Engel olmayın, onların size açılmalarını değil, önce siz onlara bu konuya açık olduğunuzu onlara anlatarak belli edin.
Evet herşeyi yaşamanın bir yaşı olduğunu kesinlikle bende savunanlardanım, hele ki ortam bu kadar iğrençleşmişken ama siz bir darboğaza sıkıştırdığınız insanlara bir anda çaplarının üç katı genişlikte bir delik açarsanız savrulurlar, toplum da böyle savruldu işte. Bu yüzden iğrençleşti…
Umarım bu yazdıklarımla birilerinin daha aşkı özgürce yaşayabilmelerinin kapısını açarım, çünkü bu çok farklı birşey…
İşte soruyorsunuz ya nasıl yazıyorum, benim hayal dünyam o kadar büyük, o kadar sonsuz işte… Öyle büyülü bir yerde yaşadıklarımı düşünsenize. O yüzden gerçek artık hiç cazip gelmiyor, o yüzden artık gerçek canımı daha çok acıtıyor!
P.S: Bir sevgili bulmadan psikolojik ya da sosyolojik bir deney için kullanmak isteyen varsa lütfen çekinmesin=)
Fotoğraf: 500px – Ryan Brenizer







Bir Cevap Yazın