Aslında her tepkimizin altındaki esas soru bu değil midir?


Öyledir belki de…

Düşünsenize karşımızdaki en yakınımızda en uzağımızda olsa her tepkimizin asıl nedeni kendimizi üzülmekten korumak değil mi?

Söylenecek birşeyi duymamak,
Bir mimiğe tanık olmamak,
Bir üzüntüye sebep olmamak?
Onca yıl ilmke ilmek dokuduğumuz başarımıza zarar gelmesini engellemek?
Aramızdaki aşkı öldüren olmamak?

Peki ne olur?
Üzülürsek ne olur?

Üzülelim, ne kadar üzülebiliriz ki?

Herşey insanlar için değil mi?

Neden kaçıyoruz ki bu kadar?

Bizi kovalayan, bizi durduran, bizi olduğumuz yere çakan nedir ki?

Aslında böyle daha çok üzmüyor muyuz kendimizi?

Aslında üzülmemek adına verdiğimiz tepkiler daha çok üzmüyor mu bizi?

Söyleyemediklerimiz, yapamadıklarımız içimizde kalan herşey daha fazla üzmüyor mu bizi?

Üzülmekten kaçmak daha zorlamıyor mu hayatımızı?

Bu ara bunları çok düşünür oldum. Belki daha önce paylaşmışımdır. Dünya tatlısı bir psikologum var; Zeynep!

Onunla çeşitli problemlerimden bahsederken aslında bir problemin kaynağının da üzülmekten korktuğum olduğu sonucuna vardık. Evet öyleydi. Üzülmekten çok korkuyordum. Ama öyle böyle değil. Adeta aklımdaki hiçbirşeyi söyleyemez hale gelmiştim.

Üzülmenin ü’süne tahammülüm de, gücüm de yokmuş benim aslında. Sevdiğim ve değer verdiğim insanlardan bir kez daha üzülmeye takatim yokmuş.

Peki neden?

Nedenini hala bilmiyorum.

Ama o seans sonrası düşündüm. Aslında ne kadar saçmaydı. Aslında bu korku beni ben olmaktan ne kadar çıkarmıştı…

Bir kabuk örmüştüm etrafıma, en yakınlarım dahil kimsenin bana dokunmasına izin vermeyecek hale gelmişim. Üzmek değil, benimle iletişime geçemeyecek hale getirmişim onları.

Ama üzülmekte bizim için değil mi?

Bu korku adeta yürümem lazım ama ya ayağım sakatlanırsa gibi bir korku değil mi?

Büyümemiz lazım, belki üzülmemiz de, belki gülmemizde…

Bizi biz yapacak şeyleri deneyimlemeden nasıl biz olabiliriz ki?

Belki de üzülmeliyiz de, belki de dersimiz aslında en çok korktuğumuz yarayı aldıktan sonra bitecek.

Belki bizim dersimiz budur, o üzüntüdür. Belki bu araf hali o üzüntüden sonra bitecektir. Belki hayatımız şekillenecektir. Bilemeyiz…

Belki biz uzatmaları oynuyoruz. Belki biz bu işkencenin ömrünü uzatıyoruz.

Belki…

Ben yaklaşık iki haftadır üzülmekten korkmak terimini attım lugatımdan ve kalbimden. Ne zaman bunu hissettsem kendime soruyorum; “Ne kadar üzülebilirsin ki? Üzülsen ne olur ki?” ve sonra bakıyorum. Aslında bu korkuyla yaşadıkça insan daha çok üzülüyor. Ve bu korku karşısında sorduğum bu sorular üzüleceğimin de farkına varmamı sağlıyor ama adım atmama engel olmuyor.

Çünkü artık anladım; herşey bizler için ve biz aslında ne kadar korkarsak korkalım, ne kadar engellersek engelleyelim sadece ne olacaksa ileri bir tarihe atabiliyoruz. Ama kesinlikle başımıza gelmesine engel olamıyoruz…

Ve geçtiğimiz hafta “Kiralık Aşk” dizisinde duyduğum bir replik bir kez daha sorgulattı bunu bana…

“Korku ruhu kemirir. Mutlu olmak için ilk şart cesur olacaksın!”

Hayatta ne yaparsak yapalım o korkuları kucağımıza alsak, onları güvenli bir yerde saklasak ve bir kucak dolusu sırtımızda cesurluk ağırlığı ile yürüsek?

Sanki herşey daha kolay olur…

Sizce?

shuffle-kimlik-site-yeni

“BENİ NE KADAR ÜZEBİLİRSİN?” için bir yanıt


  1. Çok güzel bir anlatım olmuş. Emeğinize sağlık

Bir Cevap Yazın

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Trending

sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin